|
Gittiğinden beri kimse çözemiyor sensizliğin düğümünü; çember büyüyor. Yaklaşıyor tutuşturulmuş geceye kılı kırk yaran; esip yağan sır küpü yükler… Yokluğuna hizmet ettiğimden beri pas tutmuş takatim. Sadece düşlerimde, sıkı sıkıya sarılabildiğim varlığınla allak bulakken; fellik fellik ininden çıkacak yaralarımı peçe altında gizlediğim elemlerle besliyorum.
Sırılsıklam olmuş yüreğimi el üstünde tutan sepken yağmurlar bile, yokluğunu fark edince düşüş yaşayıp, gökyüzüyle içli dışlı ettikleri muhabbeti keserlerken; sensizliğin geçtiği her bir sokağa, her bir çıkmaza kimsesiz kalmış manasız sözler söyleyip, sözüm ona acıyı azaltıyorlar.
Rüzgârlar ise öylesine çelimsiz gıcırdıyor ki; dengesini yitirmiş bir halde saçma sapan bahaneler sunup ötesini düşünmeden canhıraş feryatlarla, çığlık çığlığa kışkışlıyorlar bulutları…
Bilincini kaybetmiş mevsimler; hangi vakit nerede olmaları gerektiğinin farkında bile değiller. Umarsızca canları sıkılmış bir halde oradan oraya dolanıyorlar.
Mazereti çok açık (sen)sizlik... Yaygara kopartıyor senli vakitlere aşina her bir an.
Şu köşe başındaki sokak lambasının bile feri sönmüş; ışıldamakla kuytulara saklanmak arasında gidip geliyor.
Yollardan geçiyorum; öyle ki hala seni taşıyorlar. Sensizliği kabul etmediklerini sıkı dostları olan kaldırımlara, dövüne dövüne anlatıyorlar.
Kaldırım taşlarının suretindeki iğreti gülümseme, aslında açığa çıkartıyor gerçekleri… Gidişinin estirdiği don tutmuş ölüm sessizliğini…
Benden başka kimse hissetmez yokluğunu diye düşünürken; her anımıza eşlik eden; her bir imge sanki seninle birlikte beni de terk ediyor. Ne yöne baksam, yalnızlığımın yutkunduğu hırıltılı kuraklık, içini çeke çeke hıçkırıklara boğuluyor.
Gece düşüyor boşluğa; parçalarını alelacele salıveriyorken ortaya, her şey alabora. Karanlığında payına, kendini yitirmiş kendinden geçmiş silik sessizlik düşüyor.
Gündüz, kapı aralığından kısık gözlerle yolunu gözleye dursun; avuçları içinde biriktirdiği akşamdan kalma hesabı kesilmemiş ‘’ Sen ‘’ diye durmaksızın sayıklayan, kendi halinde tıkırdayan aryanın her bir ezgisine, halini hatırını sormaya korkuyor.
Alacağı cevabı pekâlâ iyi biliyor; ‘’ Vurun indirin artık soluyamayan günleri ‘’
Müziğin acımasız çığlığı, küskün hayal kırıklıklarıyla bir olup, çıldırtıcı bir tonla tükürüyor; içinde an be an maskelediği özlemi…
Özlemler, sağır olmuş meğer yitişinin, bitişinin, gidişinin ertesinde… Kutsanmış hayallerim başımı özenle okşarken; melekler varlığına susamışlığıma kıyamet koparıyorlar.
Bir ruhun böylesine yegâne ebedi olmasına inanamıyorlar. Kendi aralarında fesatça diyaloglar kuruyorlar. Bir uçurum kenarında sakladıkları kin ve öfkeyle besledikleri tohumları, bir fırsat bilip umutlarıma serpmek için deste deste tuzaklar kuruyorlar.
Cinnete dokundurmak için ruhumu, olur olmadık yerlerde oyalarken; yokluğuna zehirli bir kırbaç vuruyorlar, griye boyanıyor yer gök. Sessizce üfürüyor; çıtçıtlarından açıyor kör renge boyanmış korkularım…
Mazereti çok açık (sen)sizlik...
Gidişinin ertesinde elim kolum bağlandığından bu yana, yorulmuyor gölgeler sessizlikle deşelemekten ruhumu.
Durmaksızın yokluğunu kat be kat artıran, sensizliğe iyiden iyiye çokça dadanan, halinden oldukça memnun sevimsiz karanlıkta; vesveseli hallerini müsait bir an’da üzerime boca etmek için an be an zaman kolluyor.
Kelimelerse önceden hazırlanmış tuzağın derinliğinde kaybolurken; bir taraftan da varmış da yokmuş gibi davrandığım anların hışmına uğrayıp; bir taraftan ise el mahkûm imha edilesi yüreğime bağdaş kuruyor.
Zaman, aldırmaksızın seyrine bakıyor kendi âleminde...
Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi diz çöküyor akreple yelkovan, sanki hiç bir şey değişmemiş gibi hiçbir şey kıyıma kayba uğramamış gibi, kendi kendine nazar değmesin göze gelmesin diye; saat başı atmaya başlıyor, gidişini umursamayan guguk kuşu… Farkında bile değil yokluğunun; acıyarak acıyla bakıyorum gözlerine…
İsyan etsem de ömür boyunca sensizlikle tıkanıp kalacağımı, yalnızlığımın katre katre artacağını ve ila ki özlemlerimin ruhuma kök salacağını anlıyorum.
Sonra, çığlıklarımın yakarışını seriyorum sensizliğim üzerine…
Duy beni Tanrım !
Çok mu sessizlik içtim ne?
Nevalem eksilmiş, Kafalayamıyor gölgeler bedenimi, Aldatıyor gece yine beni…
Kendimi yâr ’a kovaladığımdan beri, Ruhum enkazlar içinde kan revan. Yaygara kopartıyor sevdalı vakitlere aşina her bir an.
Kıyameti yutmuş pus delik deşik Mazereti çok açık (sen)sizlik...
GAMZE ATAL. İZMİR
|
başarılar gamze hanım, sizi okumak keyiflii