|
Değerli dostlarım! Sevgili okuyucularım!
Bizim gençliğimizde, yani on beş ile yirmi yaşları arasında dersek yanılmamış oluruz, oldukça geniş bir arkadaş çevresi içinde; okumak, hem de iyi bir şeyler okumak, bunlar üzerinde uzun uzun konuşmak hattâ zaman zaman birer söz düellosuna dönecek şekilde tartışmak hem en büyük uğraşımız hem de zevkimizdi.
Şu sıralar genç arkadaşlarımızla yaptığımız sohbetlerde, okumanın onlar için fazlaca bir önem taşımadığını görmek hem şaşırtıcı, hem de bir hayli üzücü. Biliyoruz ki; çağımız artık bilgisayar çağıdır. Pek çok şey, bu, gerçekten olağanüstü iletişim aracıyla kişinin hemen gözlerinin önüne, avuçlarının içine gelivermektedir. Kuşkusuz bu büyük, hem de çok büyük bir şanstır genç kuşak için. Lâkin okumadan, daha doğru bir deyişle; yeterince okumadan, araştırmadan, incelemeden ve öğrendiklerini tartışmadan yetişecek olan bir kuşağın; bilgisayarın büyük desteğinde de olsa, tam donanımlı olamayacağı düşüncesinde ve bu düşüncenin endişesi içinde olduğumuzu söylemek isteriz.
Okumakla başlayan, araştırma, inceleme ile devam eden, konuşmak ve yazmakla süre-gelen ve beyin gücünü yükseltecek ve onu daha yararlı kılacak çalışmalar göz ardı edilecek olursa; bir gün bilgisayarın da yeterli olamadığı görülecek ve olamayacağı gerçeği de anlaşılacaktır. Derinliğine bir araştırma ve inceleme yapmadan, bilgisayarların hazır malzemesini kullanarak bir şeyler üretmeye çalışmak bir bakıma boşuna çaba harcamak demektir. Ne yazık ki; o zaman iş işten geçmiş olacaktır. Genç arkadaşlarımızın bilgisayardan yararlanmalarını önlemek niyetinde değiliz. Ama bu bilgi kaynağını; üstelik hiç de özen gösterilmeden yüklenmiş bulunan bilgilerle dolu olan bu kaynağı kullanarak, kendilerini geleceğe hazırlamakta olduklarına inanan genç arkadaşlarımızın; bir gün gelecek okuma ve yazma eylemini bir kenara bırakmış olmakla ne kadar yanlış yaptıklarını gördükleri zaman kuşkusuz çok üzüleceklerini bugünden görüyor ve onları uyarmayı bir görev biliyoruz.
Şimdi biz tekrar altmış-yetmiş yıl öncesine dönerek; siz değerli dostlarımıza bizim gençlik yıllarımızda; özellikle de “Deneme” türündeki yazılarıyla bizi geleceğe hazırlayan bir ünlü yazardan söz etmek ve ufak tefek alıntılar yaparak Monteigne’i sizlere tanıtmak istiyoruz.
Ne diyorduk? Geniş bir arkadaş topluluğu içinde okuma çabamızdan söz ediyorduk. Evet, okuyorduk, notlar çıkartıyorduk ve birbirimizle kıyasıya tartışıyorduk. Öyle ki; aramıza yeni katılanlar Montaigne’in “Denemeler”ini henüz okumamışsa, ya da Balzac’ın, Victor Hugo’nun, Kafka’nın, Charles Dickens’in, Alfred de Musset’nin, John Steinbeck’in, Tolstoy ya da Puşkin, Dostoyevski ve Gorki’nin yapıtlarından hiç değilse birkaçını okumamışsa onlara konuşma şansı vermiyorduk. Esasen onlar da böyle bir talepte bulunabilme cesaretini gösteremiyorlardı.
Yerli yazarlarımızdan ise o sıralar en gözde olanlar Mehmet Rauf, Abdülhak Şinasi Hisar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa, Memduh Şevket Esendal ve Halid Ziya Uşaklıgil idi.
“Kibar Fahişeler”, “Sefiller”, “Dava”, “Harp ve Sulh”, “Değirmenimden Mektuplar”, “Gazap Üzümleri”, “Budala”, “Eylül”, “Çamlıcadaki Eniştemiz”, “Mai ve Siyah”, “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”, “Ayaşlı ve Kiracıları” gibi kitaplar kesinlikle okunmuş olması gereken eserlerdi. Bu yazarlara bir de Romen yazar Panait İstrati ve onun romanları eklenmişti. Dikkat ederseniz burada şiirden ve şairlerden söz etmemekteyim. Çünkü şiir sevenler gurubu daha başka idi. Bir gün ondan da söz edebiliriz.
Alt yapı için gerekli olan ise Montaigne’in “Denemeler”i olmalıydı. Hepimiz bu gerçekten çok değerli eseri bir taraftan okuyor, zorlanarak ta olsa anlamaya çalışıyor, daha sonra da anladığımız kadarıyla birbirimize anlatmaya çalışarak ortak bir noktaya ulaşıyorduk. Vardığımız bu ortak nokta doğru muydu, yanlış mıydı bilemeyiz. Ne ki; bizler, anladığımız kadarıyla, yani elimizde olan silâhlarla savaşımımızı veriyor ve bir yerde elbirliğiyle doğruya ulaşmış olduğumuzu varsayarak kendimizi mutlu sayıyorduk.
“Deneme”yi edebiyatçılar şöyle tarif ediyorlar: “Tek bir konuyu rahat ve akıcı bir biçimde ele alan, çoğu kez yazarın kişisel deneyim ve bakış açısını yansıtan, orta uzunluktaki edebî metin”. Michel de Monteigne ise bu edebiyat türünün yaratıcısı.
Montaigne, yaşamın en gizli yanlarına ilişkin düşüncelerini kusursuz bir ustalıkla ortaya koyarken, kendisine karşı şaşırtıcı ölçüde dürüst davranışıyla da saygı uyandırıyordu. Ve biz genç kuşak edebiyat meraklılarına da çok şey öğretiyordu. Hem edebiyat üzerine hem de yaşam üzerine. Rahatça söyleyebilirim ki; Montaigne’in denemeleri, bana kendim için bir yaşam felsefesi oluşturma yolunda büyük ışık tutmuştur.
Doğal olarak bu yeni türü ilerleyen yıllarda deneyen ve yazılarıyla sevdiren pek çok yazar olmuştur. Francis Bacon, Abraham Cowley, Oliver Goldsmith, Charles Lamb, Thomas de Quincey ve Anatole France bu türde emek veren ve önemli yapıtlar bırakan yazarlar olarak anılırlar.
Biz de ise; “deneme” türü diğer edebiyat türleri gibi Tanzimat dönemini izleyen yıllarda görülmeye başlamış ve Cumhuriyet sonrası gelişmiştir. Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Ahmet Haşim, Yahya Kemal gibi yazarlar tarafından denenmiş olmakla birlikte Nurullah Ataç’la “deneme” gerçek yerini bulmuştur. Sabahattin Eyüboğlu, Sadri Ertem, Vedat Günyol, Suut Kemal Yetkin ve Ahmet Hamdi Tanpınar farklı görüş açılarından da olsa bu dalda çok güzel yapıtlar sunmuşlardır. Daha ilerki yıllarda Melih Cevdet Anday ve Salâh Birsel, gerçekten büyük bir hazla okunan denemeleriyle bu türü sevdirmekte başarı sağlayan değerli yazarlarımız olmuştur.
Montaigne, bizim kuşağımızın yönlendirici ve öğretici yazarıydı. Asırlarca önce 1533 - 1592 yılları arasında yaşamış olmasına rağmen, düşünceleriyle o günlerimize ışık tutuyordu. Biz ondan, onun yazılarından çok şey öğrendik. Yumuşak ve eğlendirici bir felsefesi vardı. Zaman zaman bizi zorluyor ve okuduklarımızın açık anlamları dışında gizli bazı anlamlar da taşıdığını görüyor ve bunları çözümlemeye çalışıyorduk.
“Denemeler” onun geçirmiş olduğu düşünce evriminin bir aynası sayılabilirdi. Montaigne, Kition’lu Zenon tarafından kurulmuş bulunan felsefe okulunun öğretisi olan stoacılığı benimsemiş göründüğü dönem sonrası ılımlı bir kuşkuculuğa yönelmiş, gelecek yıllarda ise; kendi deneyimlerinden çıkarmış olduğu dersleri öğretisinin ana kaynağı olarak kabul etmiştir. Bu ve tek yol olarak da doğayı seçmiş olması yazılarının ve felsefesinin dayanıklılığında ve uzun ömürlü oluşunda herhalde büyük rol oynamış olmalıdır.
Montaigne, yazdığı metinlerin kişisel düşünce ve deneyimlerinin iletilmesine yönelik çabalar olduğunu vurgulamak için deneme (essai) adını kullanmayı seçiyor. Ve yazılarında yaşamının en gizli yanlarına ilişkin düşüncelerini büyük bir açıklıkla ve tabii ustalıkla ortaya koyarken, kendisine karşı da dürüst olmaya çalışıyor. Bu konuda ne denli başarılı olduğu, olabildiği ise uzun yıllar tartışma konusu olacaktır. Hattâ, ölümünden çok uzun yıllar sonra bu konu çeşitli yazarlar tarafından tekrar tekrar ele alınacak ve Montaigne’e saldırılacaktır.
Suçlamaların ana teması; onun “Denemeler”i keyif için yazdığı, okuyanların imanını sarsmış olduğu, onları sistemli bir düşünceye yönelmekten alıkoyduğu, yaşamdan uzaklaşıp tembelliğe ve uyuşukluğa sevk ettiği yolunda idi. İşi, Fransa’nın başına gelmiş olan felâketlerin tümünü Montaigne’in yazılarına yüklemeye kadar vardıranlar olduğu da bir gerçektir.
On altıncı yüzyıl Fransa’sı için aslında bu savlar pek de geçerli sayılmamalıdır. O, yazılarında kendini anlatıyor olsa da, insan düşüncesini bu yazılarıyla yeni bir yola sokmaya çalışıyordu. Köhne inanışları, doğaya ve akla aykırı alışkanlıkları silip atıyor, hem de büyük bir cesaretle, sonra da bunların yerine dünya sevgisini, yaşam mutluluğunu, olumlu düşünceyi insanlara aşılamaya çalışarak gerçekçi edebiyata ışık tutuyordu.
Montaigne, kendini değil de yazılarında başkalarını anlatmış olsaydı yine aynı düşünceleri ortaya koyacaktı. O bunları anlatırken kendisini ortaya koyarak daha içten olmayı hedeflemiş olmalıydı. O bir yandan kendisini keşfetmeye çalışıyor. Ve o duyguları aynen başkalarına anlatmaya, aktarmaya uğraşıyordu.
Monteigne, kendisini anlatırken, zaman içinde gelişim çizgisi ve düşüncelerindeki değişimlerle bazı hatalara düşmüş gibi görülebilir. Fakat ondaki, doğa ötesi ve taassup üzerine düşünceler asla değişmemiştir. O bu konuda şunu söylemiş olmakla mutludur: “Doğanın istediği gibi düşün ve yaşa; hiç bir kitabın, hiç bir dogma’nın kölesi olma”.
Montaigne’in “Denemeler”ini büyük bir zevkle dilimize kazandırmış bulunan değerli edebiyatçı Sabahattin Eyüboğlu onun için şöyle söylemektedir: “Montaigne, Avrupa’ya serbest düşünmesini öğretmiş olan adamdır, demek fazla büyük söylemektir. Ama böyle bir söz olsa olsa Montaigne için söylenebilir.”
Bir bakıma; edebiyat dünyasında ve düşünce aleminde bir derya olan Monteigne’den söz etmeye doyamadığımı söylemek isterim.
Gelecek hafta devam edecek olan bu anlatımızda sizlere Montaigne’i hem yaşam kronolojisini sunarak hem de “Denemeler”inden aktarılmış küçük alıntılarla baş başa bırakacağım.
|